Beyoğlu’nda Bir Gün: Bir Çocuğun Gözünden Beyoğlu

99 Shares

Bu yazı, tamamen Can’ın Türkçe Dersi Projesi için yazılmış bir yazıdır; tamamen kendi cümleleri ile oluşturduğu bu proje-kitapçığını burada sizlerle paylaşmak istedim. Buyurun, Can’ın gözünden Beyoğlu’nda bir gün…

 

===========================================================================

Merhaba, benim adım Can. Bugün, Türkçe projesi için ailem ile birlikte Beyoğlu’nda kendimizi oradan oraya vurduk. Bu gezi hem çok eğlenceli hem de yolculuk yüzünden biraz sıkıcıydı. Öncelikle Beyoğlu’na nasıl gittiğimizden başlayayım. Biz Beyoğlu’na ulaşmak için önce arabayla Üsküdar’a, ardından vapurla Kabataş’a geçtik.  Maalesef ki yolda beni araba tuttu, hele vapur da sallanınca bana iyice bir şeyler olmaya başladı. Bu yüzden gezinin yarısı benim için biraz tatsız geçti.  Neyse orası çok da önemli değil. Kabataş’tan füniküler ile Taksim Meydanı’na çıktık. Zaten orası da ilk durağımızdı.

Taksim Meydanı’nda Cumhuriyet Anıtını gördük, bu anıt Atatürk ve kahraman şehitlerimizin bizler için yaptığı şeyleri anlatır. Anıt dört taraflı, iki tarafında Mehmetçikler bayrak tutuyor. Bir yanında ise Atatürk önde duruyor, kadınlar ise arkasından bağırıyorlar. Öteki tarafta ise devlet adamları ve Atatürk demokrasi için uğraşıyorlar. Anıt, 9 Ağustos 1928 yılında Pietro Canonica tarafından yapılmış. O zamandan bugüne kadar da hiç restorasyona uğramamış, hala sapasağlam duruyor.

Gezi planımızda değilken Fransız Konsolosluğu’nun bahçesinde biraz oturduk. İlk başta ben oranın Fransız Konsolosluğu olduğunu bilmiyordum ve neden girişte kimliklerimizi aldıklarını merak ettim! Bir de konsolosluğun kitaplığı varmış. Ben indim fakat bir tek Ara Güler’in fotoğraf albümünü gördüm Türkçe kitap olarak ama orası da Fransız Konsolosluğu yani, Fransızca kitaplar olması normal.

Fransız Konsolosluğu’nda sabah kahvesinden sonra İnci Pastanesi’nde nefis bir profiterol yemeye gittik. Her zamanki gibi efsaneydi ama diş ağrım nedeniyle bir tabağı bile bitiremedim, normalde iki tabak yerdim! Ha bir de anlamadığım bir sebepten dolayı sokağın başında polis kontrolü vardı!

Hacı Abdullah Lokantası’na giderken yolda Hüseyin Ağa Camii’yi gördük. Camii 1594 yılında kurulmuş tek minareli mescit tarzı bir camii. Camii’nin bir de Mimar Sinan ‘ın eseri olan şadırvanı varmış ama ona çok da fazla dikkat etmedik. Camii’yi gezdikten sonra Hacı Abdullah Lokantası’na gittik. Orada kırk yedi yıllık domatesi gördük, yani domates annem ile yaşıt!

Annem Emek Sineması diye bir yerden bahsetti, eskiden hep arkadaşları ile giderlermiş ama kapanmış. Şimdilerde yenilenmiş diye duyduk, gittik fakat orası artık kahveci olmuş. Annem hayal kırıklığına uğradı.

Ardından gezi planımız bizi Tarihi Galatasaray Hamamı’na götürdü. Hamam 1459 yılında 2. Beyazıt tarafından yapılmış. İçeri girmedik fakat bir kaç fotoğraf çektik.

Ardından gezi planımızda yokken Galatasaray Müzesini gezdik. Fakat yolda bir ara sokaktan geçtik ve orada çok güzel , bir sürü resim vardı. İşte bazıları bunlar:

Galatasaray Müzesinde Galatasaray takımının ilk kupalarını ve Atatürk’ün Galatasaray Lisesi’ni ziyaret ettiğinde su ve kahve içtiği bardakları gördük, hepsi de çok eskimişti.

Neyse, nerede kalmıştık?  Hah hatırladım! Çiçek Pasajı’na gidiyorduk. Pasaj, 1876 yılında Hristaki tarafından yapılmıştır.

Çiçek Pasajı’ndan sonra Balıkçılar Çarşısı’na gittik. Zaten pasajın bir kapısı oraya açılıyor. Çarşıdan lakerda aldık. Annem o lakerdanın İstanbul’daki en iyi lakerda olduğunu söyledi. Tabii ki gene haklıydı!

Lakerda aldıktan sonra YKY’nin sanat sergisine gittik. Sanat sergisinde Tombaklama Sanatı ve Akdeniz Heykelini gördük. Tombaklama sanatı, altın olmayan bir şeyi altına benzetme sanatıymış. Tombaklama sanatı ile yapılmış bir kaç eşyayı görünce geldik Akdeniz Heykeline . Heykel, İlhan Koman tarafından iki farklı yerde yapılmış. Birincisi 1921’de Edirne’de, bir de 1986 yılında Stockholm’ de yapılmış (EDİTÖRÜN NOTU: BURAYI BİRAZ KARIŞTIRMIŞ, SANATÇI 1921 EDİRNE DOĞUMLU, KAFASI KARIŞMIŞ GALİBA) . Annem heykelin ilk Zincirlikuyu’da olduğunu, ardından buraya getirildiğini söyledi.

YKY’den sonra biraz yorulduğumuz için Mandabatmaz’da oturduk. Sokağın ucunda Rejans Lokantası varmış ve çok eskiymiş. Atatürk buraya her geldiğinde aynı masaya otururmuş. Bu yüzden de onun oturduğu masayı sonsuza kadar rezerve etmişler. İçeride kimse yoktu fakat biz annemle birlikte hemen bir fotoğraf çekip kaçtık ama biz seslenmiştik, onlar cevap vermediler.

Yolculuğumuz bizi Hristiyanlar’ın gelip dua ettiği bir yere götürdü, yani Saint Antoine Kilisesi (Sent Antuan Kilisesi). Kilise Giulio Mongeri tarafından yapılmıştır fakat ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Kilisenin içine girince dua okuyorlardı fakat bazı saygısız insanlar hep flaş ile fotoğraf çektiler. Neyse, onun dışında kilisenin Noel dekorasyonunu çok beğendim.

Ardından yolculuğumuz bizi Atatürk’ün kaldığı odaya yani Grand Pera Palas oteline götürdü. Otele vardığımızda resepsiyondaki biri bizi odaya götürdü ve orada çalışan bir abla bize odayı gezdirdi. Odada iki tane halı var, biri Atatürk’ün yaşadığı, öteki ise öldüğü dönemi anlatıyormuş. Birinci halının üstünde kuş motifleri varmış, bu kuşlar mutlu olan çocukları simgeliyormuş. Öteki ise Atatürk ölmeden üç sene önce gönderilen ve saat 9’u 7 geçeyi gösteren bir saati olan bir halı. Nasıl bilmişler? Ayrıca odada Atatürk’ün yattığı yatak da vardı.

Atatürk’ün kaldığı odadan sonra Markiz Pastanesi’ne gittik. Markiz Pastanesi o kadar eski ki ne zaman kim tarafından kurulduğu bilinmiyor. Maalesef ki 1980 yılında bir Türk yüzünden kapatıldı.

Ardından Botter Apartmanı’na gittik. Bu apartman 1900’lü yıllarda İtalyan mimar Raimondo D’Aronco tarafından Maison Botter’e yapılmıştır. Binanın kapısındaki kabartmalar cidden çok güzeldi.

Sonraki durağımız Narmanlı Han. Tünelde yer alan Narmanlı Han 1831 yılında Rusya Büyükelçiliği olarak İtalyan Mimar Giussepi Fosseti tarafından inşaa edildi. Ardından bir kaç kez restore edilmiş. Sizce Narmanlı Han’ın eski hali mi yoksa yeni hali mi güzel. (Soldaki eski, sağdaki yeni)

Birazcık yürüdükten sonra yolumuz Tünel Metrosuna düştü. Tünel 143 yaşındaymış, zaten fotoğrafta da gözüküyor. Tünel İstiklal Caddesi ile Karaköy arasında gidip gelir. Bizi yolumuzdan saptırdığı için binemedik.

Ardından Lale Plağ’a geldik, şans eseri Lale Plağı radyoda duyduk. Lale Plak 13 Mayıs 1954’te kurulmuş. İlk açıldığı zaman kırtasiyeymiş, sonradan plakçı olmuş. Hakan Abi’nin (dükkan kurucusunun oğlu) gençliğinde o sokak hep müzik ile ilgiliymiş. Fakat şimdilerde hep kafeler ve restaurantlar ile dolu.

Sonra yolumuz bizi Galata Mevlevihanesi’ne götürdü. Orada fazla kalamadık çünkü kapanışa anca yetiştik. Mevlevihane İstanbul’un en eski Mevlevihanesi olup, 2. Sultan Beyazıd devrinde yapılmış.

İşte sonunda beklenen şey, Galata Kulesi! Fakat kusura bakmayın, biraz bekleteceğim çünkü kuleye inerken harika bir meyve suyu içtk, gerçekten çok enerji verdi. Ardından kuleye doğru yola çıktık. kulenin tepesine çıkamadık çünkü bayağı sıra vardı. Neyse boşverin, kuleyi yaklaşık 670 yıl önce Cenevizliler yapmış. O dönemlerde gözetleme kulesi olarak kullanılır iken Osmanlılar döneminde esirleri hapsetmek için kullanılmış. Söylentilere göre 1600’lü yıllarda Hezarfen Ahmet Çelebi buradan kendi yaptığı kanatlarıyla Üsküdar’a kadar uçmuş.

Ve ardından yolculuğumuz bizi Kamondo Merdivenlerine götürdü. Ben açıkçası orayı çok sevdim hatta yandaki taş kabzaların üstüne çıkıp biraz oturdum. Merdiven 1850’li yıllarda Abraham Salomon Kamondo adına yaptırılmıştır.

Sonunda! Yolculuğumuz bizi son durağımız olan Karaköy Güllüoğlu’na götürüyor! Orada tatlı yemedik fakat eve aldık, hatta orada baklava ve şöbiyetten yapılma resimler vardı. İşte bazıları:

99 Shares

Yorumlar